SON DAKİKA

Ülkemiz Nasıl Bu Hale Geldi, Nasıl Kurtulur

Bu haber 13 Nisan 2022 - 0:06 'de eklendi.
Abone ol

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” sözü çok önemlidir. 

Bağımsızlık, bir devletin, kendi vatandaşı tarafından özgürce yönetilebilmesidir. Yani egemenlik haklarının başka devletlerin elinde olmamasıdır. Bağımsız olmayan bir ülke; siyasal, sosyal, hukuksal, eğitim, ekonomik, askeri, sanayi, tarım, hayvancılık, yer altı kaynakları vs. gibi  hiçbir konuda özgür değildir.

Özgür olmayan bir ülkenin kendi topraklarında yatan madenini, bağımlı olduğu ülke çıkartır ve işler. Bu ülkenin vatandaşları, o madene veya madenden üretilen ürüne doğrudan değil, bağımlı oldukları ülkenin fiyatlandırması ile erişir.

Özgür olmayan bir ülke kendi milli eğitim sistemini uygulayamaz. O ülkenin eğitim sistemi, bağımlı olduğu ülkenin kurguladığı şekilde uygulanır. Çünkü, bağımlılığın devamlılığını isterler. O Toplumun sosyolojik yapısını bozmak isterler. Gelişmiş beyinlerin yetişmesi, teknolojide bir yerlere gelinmesi istenmez.

Özgür olmayan bir ülkede toplumun hukuku işlemez. Hukuk sistemi bozuktur. Kişiye göre değişir. Çünkü sistemin farkına varıp başkaldırı olursa engellenmesi gerekir.

Özgür olmayan bir ülkede sanayi, tarım ve hayvancılıkta bağımlı olduğun ülke ne derse onu yaparsın. Onun kota koyduğu, istemediği sanayi ürününü üretemez, istemediği tarım ürününü ekemez, istediğin gibi hayvan yetiştiremez ve onun istemediği ülkelere satamazsın.

Özgür olmayan ülkelerde, masonlar ve bağımlı olduğun ülkelerin ajanları her yerde, her kurumdadır. IQ su yüksek, para ve makam hırsı olanları bulur, eğitir ve aklına gelebilecek bütün kurumlara yerleştirirler. Buna siyasi partiler, dini ve milli kurumlar da dahildir. İstediklerini de, istedikleri makama getirir ve istediklerini yaptırırlar. Bu işin sağcısı, solcusu, laiği, anti laiği fark etmez. Onlar her yerde vardır. Dış düşmanının yanında iç düşman böyle oluşur.

Özgür olmayan bir ülke, savaş durumunda kendisi karar veremez. Ordusunu kendisi yönetemez. Dolayısıyla ülkenin yönetimi, ülkenin başındaki insana değil, bağımlı olduğu ülkenin başındaki insana bağlıdır. Kendi kararlarının yürürüğe girmesi için, önce o bağımlı olduğu ülkenin başındaki bireyden onay alınması gerekir. Tıpkı, Irak’ta, Suriye de yapılan operasyonlar da ABD’den izin aldığımız gibi.

Özgür olmayan bir ülke daima içeriden ve dışarıdan kuşatma altındadır ve her an işgale hazır tutulur. Bağımlı olduğu ülkenin çıkarına uymayan bir durum olduğunda, ya ajanları ve içerideki işbirlikçileri vasıtasıyla kaos yaratılıp iç savaşa sürüklenir, ya da dış kuşatma işgale dönüşür, dış savaş çıkartılır.

Özgür olmayan bir ülkede, bağımlı olduğun ülke, ülkendeki mevcut yöneticilere baskıyı artırarak halkın bezginliğine neden olduğunu fark ederse, bu kez kendisinin icazet verdiği farklı bir partiyi ve liderini medyada parlatarak, halkın oyuyla, yetmezse bilgisayar oyunlarıyla o partinin seçilmesini sağlar. Seçilen bu partinin sağcı, solcu, devletçi, halkçı, milliyetçi, laik, anti laik vs.olması da fark etmez. Çünkü, ülkeyi yöneten; seçilen partinin lideri değil, bağımlı olduğu ülkenin lideridir. Önce birkaç ay halkın ağzına bir parmak bal çalınır. Sonra da bir önceki yönetenlerin kaldığı yerden istediklerini yaptırmaya devam ederler. Sistem değişmez.

Özgür olmayan bir ülkede halk bilinçli kutuplaştırılır. Bağımlı olunan ülkenin işine gelinmediğinde çıkarılacak kaosun kolaylaşması içindir. Bu yolla, hangi partiye oy verirse versin, her bir birey kendini vatansever olarak; diğer partilere oy verenleri ise vatan haini olarak görür.

Sonuç olarak, özgür olamayan bir ülke, aslında bağımlı oldukları ülkeye bağlı bir kara parçasıdır. Üzerinde yaşayan insanların hakları, bağımlı oldukları ülke tarafından kontrol edilir. Bağımlı olunan ülkeler tarafından sömürülür, fakirleştirilir ve hakları elinden alınır. 

Peki, Ülkemiz kuruluşundan bu güne kadar geçen sürede ne kadar bağımsız olabildi ve ne zamandan itibaren bağımsızlığını yitirdi.

Bunun için Ülkenin kurtuluş, kuruluş sürecinden bu güne kadar geçen süreyi çok iyi analiz etmek gerekir.

15 Mayıs 1919’da  Yunanlılar, başlarında İngiliz subayları olmak üzere İzmir’i işgal ederek; katliamlar, tecavüzler eşliğinde Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemeye başladılar. Ardından da ülkenin etrafını kuşatmış olan İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, Ermeniler vs .belirli aralıklarla ülkenin bir parçasını koparıp alma ve bu ülke insanını yok etme adına dört bir yandan saldırmaya başladılar.

Ancak, hesaplayamadıkları bir şey vardı. O dönemde henüz 38 yaşındaki, zeki, güçlü öngörülere sahip, yaşadığı savaş tecrübelerinin de etkisiyle askeri bir dahi olan genç subaylardan Mustafa Kemal.

O dönemde Anadolu da ki küçük çaplı iç ayaklanmaları bastırma bahanesiyle padişahı ikna ederek, 16 Mayıs 1919 da yanına aldığı 18 güvenilir arkadaşıyla İstanbul’dan bandırma vapuruyla hareket edip, 19 Mayıs 1919 da samsuna çıktı.

Kurtuluşun tek yolu olarak, bütün Anadolu insanının tek bir amaç uğruna, istiklali ve istikbali uğruna milli birlik olması gerektiğini, bir vücut, bir akıl, bir ruh ve bu sayede büyük bir güç olmasından geçtiğini biliyordu.

Mücadelesine ilk iş olarak 28 Mayıs 1919 da Havza genelgesiyle başladı. 8 Haziran 1919 da ki telgrafla görevi bırakıp İstanbul’a dönmesi istendi. Mustafa Kemal zaman kazanma adına karşı bir telgrafla geri dönmesinin hangi sebeple istendiğini sordu. Yaptığı çalışmalardan İngilizlerin rahatsız olduğunu ve bu sebeple çağrıldığını öğrendiğinde 9 Temmuz 1919’da o çok sevdiği askerlikten istifa edip, 5 Ağustos 1921 de Başkomutanlık yetkisi verilene kadar tüm çalışmalarını sivil vatandaş olarak yaptı. 

Bu süreç içerisinde Amasya tamimi, sonra Erzurum kongresi, ardından Sivas kongresini yaparak insanlara. milli birliğin önemini anlatıp, Kuvai Milliye’nin temelini attı.

“ Sivas Anadolu Kadınları Müdafaai Vatan Cemiyeti bildirisi/1920’de, Bu gün Anadolu ahalisi, kadın, erkek, cümlemiz fırka ( Parti ) isminden bile nefret ediyoruz. Çünkü artık bozuldu, kokuştu.Bizler parti filan İstemediğimiz gibi, birkaç kişinin parti kavgasına da memleketimizi feda edemeyiz.” Sözleri, üzerinde çok iyi düşünülmesi ve günümüz de de aklımızdaki anahtar sözcük olması gerekir.

Artık Anadolu dört bir yandan işgal altındaydı. Ülkenin her bir köşesi yangın yeri; tecavüzler, katliamlar hat safhadaydı. O zamanlar oluşturulan o milli birlik ruhuyla, kuvai milliye ruhuyla tarihte görülmemiş bir mücadele verilerek; 26 Ağustos 1922 den başlayıp, 30 Ağustos 1922 ye kadar süren büyük taarruzla düşman Anadolu topraklarından sökülerek yurttan kovalanmaya başlandı. 1200 atlı süvari ve kalanı yaya olan Türk ordusu 10 günde İzmir’e ulaşarak 9 Eylül 1922 de son düşman askerini de egenin derin sularına döktü. 

Bu aşamadan sonra, bir insan düşünün, halkı onlarca yıl savaşmaktan bitap düşmüş, fakirlik hat safhada, sanayi, tarım, hayvancılık sıfır. Eğitimsiz ve okur yazar oranı parmakla gösterilecek kadar az bir halk kitlesi, ekonomin sıfır, üstüne bir de Osmanlının borcu yüklenmiş. Ülkeyi bu durumdan al ve 15 yıl içinde, eğitimde, sanayide, tarımda, hayvancılıkta, demokrasi ve özgürlüklerde ülkeni çağdaş denilen bütün ülkelerin üzerine çıkart. Dünyada bir çok ülkenin bağımsızlığına ilham kaynağı ol. Osmanlının bütün borçlarını öde, ülkeni fabrikalarla donat, paran öyle değerlensin ki; Amerika da traktör icat edildi dediklerinde, sorun değil cebimdeki bir avuç parayla alırız de. Dünyanın hiçbir liderinin ayağına gitme, bütün, krallar, şahlar, sultanlar senin ayağına gelip,  bir de elinden öpsün. Tüm bunların arasında 4000 kitap oku, 9 kitap yaz ve yazdıklarından biride bu günkü Matematiğin temeli olan geometri kitabı olsun. İşte bu kişi Mareşal Gazi Mustafa Kemal Atatürk.

Atatürk'ün Katilleri - Hüseyin Hakkı Kahveci

Düşman, Atatürk’ün dahiliğini herkesten önce kabullenmişti. Bu yüzden de bu ülkedeki hain planlarına bir an evvel devam edebilmek için acilen Atatürk’ü öldürmeleri gerekiyordu. Bunun için bütün mason teşkilatları kollarını sıvamış, içeride birilerini bazı vaatlerle yerine hazırlanmış fırsat kollarken, Atatürk’ün karaciğer rahatsızlığı başladı. Derhal Atatürk’ü, hastalığı bahane edilerek Ankara’dan uzaklaştırıp İstanbul’a, Dolmabahçe’ye istirahat için gönderdiler. Yanında ise bir Alman doktor, ancak mason. Bu zat, fazla doz ilaç vererek Atatürk’ün yavaş yavaş zehirlenmesine ve yataktan kalkamaz hale gelmesine sebebiyet verdi. Zamanla bunu fark eden Atatürk, “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” dedi. Bunun üzerine Atatürk’e dost ve yakın görünen içerideki işbirlikçiler hemen gereğini yaparak Alman doktoru gönderip, onun yerine Türk doktor olan Mim Kemal Öke’yi görevlendirdiler. Ancak, Atatürk bilemezdi onun da mason olduğunu ve aynı şekilde kendini zehirleyerek ölüme götüreceğini.

Atatürk’ün 6 ilkesi vardı.

1-Cumhuriyetçilik

2-Milliyetçilik

3-Halkçılık

4-Devletçilik

5-İnkilapçılık

6- Laiklik

Atatürk, kendi döneminde CHP’yi kurduğunda ambleminde kullandığı 6 okun her biri bu ilkelerden birini temsil etmektedir. O dönemde 6 okun yönü yere doğrudur. Burada vurgulamak istediği en önemli kavram şudur: “Bu, biz yerdekilere gökteki yaratıcının emridir. Bu ilkeleri bir bütün olarak özümser ve hepsini de benliğinizde savunursanız. O zaman milli birlik olursunuz, ne sizi ne bu devleti kimse yıkamaz. Ancak bunu kabullenmeyip birbirinden ayırırsanız o zaman siz parçalanmaya ve yok olmaya mahkumsunuz”

Aynen de düşündüğü gibi oldu. Atatürk’ün vefatından sonra,  CHP nin amblemindeki okların yönünü yukarı çevirdiler. “ Gökteki; senin emrini kabul etmiyoruz ve sana iade ediyoruz” dercesine. Sonrasında zaman içinde yeni parti ve partiler kuruldu, kurduruldu. Atatürk’ün ilkeleri parçalanmaya başlandı. Kimi bunun halkçılığını aldı, kimi milliyetçiliğini, kimi, devletçiliğini, kimi devrimciliğini, kimi laikliğini. Kimi de laikliğin karşısına dinciliği koydu. İnsanların kimi sağcı oldu, kimi solcu, kimi liberal, kimi ülkücü kimi de dinci. İnsanlar bölündü, parçalandı, kutuplaştı bir birine düşman oldu. Sonra aynı hain dış güçler ve içerideki işbirlikçileri, bu kutuplaşan insanların eline silahı verip, vurun birbirinizi dedi. Türk, Türk’ü; Kardeş kardeşi vurdu. Yetmedi, alevi sünni ayırımı yapıp, orda da katliamlar yaptırdılar. İçerideki işbirlikçileri eliyle ülkeyi borç batağına sürüklediler, eğitim sistemini bozarak toplumun sosyolojik yapısını bozdular, fabrikaları kurumları sattırdılar, tarımı hayvancılığı bitirttiler. Sanayin, tarımın, hayvancılığın bitince ekonomin çöktü. 

Tüm bu anlatılanlar ışığında, 11 Kasım 1938 den itibaren tüm hükümet dönemlerinde adım adım ülkemizin bağımsızlığı elden gitmiş ve bu günkü son noktaya, uçurumun kenarına gelinmiştir. Bu aşamaya gelinmesinde, Atatürk’ten sonraki, sağcı, solcu, şucu, bucu ayırımı yapılmaksızın bütün partilerin ve hükümetlerin payı vardır. 

Bu gün halk, çaresizce temiz vatansever duygularıyla seçimi beklemekte; her vatandaş kendi oy vereceği liderin gelmesiyle ülkenin; ekonomik, sosyal ve siyasal olarak değişeceğini hayal etmekte. 

Maalesef kim seçilirse seçilsin, hiçbir şey değişmeyecek. Yine kısa bir süreliğine milletin ağzına bir parmak bal çalınıp, sonra her şeye kalındığı yerden devam edilecek. Çünkü Ülkemiz 11 Kasım 1938 den sonra egemen güçler denilen ABD, İngiltere ve İsrail gibi ülkelere bağımlı hale getirildi. Ülkemizin içi, kurumlarımızın içi ve hatta siyasi partilerimizin içi, bu ülkelerin ajanlarıyla ve yerli işbirlikçileriyle doldu.

Peki bu durumdayken bağımsızlığımızı yeniden kazanmanın çözümü var mı ? Elbette var. Henüz hiçbir şey bitmedi.

Yazının başında Atatürk’ün Sivas’ta bir sözünden bahsetmiştim. 

“ Sivas Anadolu Kadınları Müdafaai Vatan Cemiyeti bildirisi/1920’de, Bu gün Anadolu ahalisi, kadın, erkek, cümlemiz fırka ( Parti ) isminden bile nefret ediyoruz. Çünkü artık bozuldu, kokuştu. Bizler parti filan İstemediğimiz gibi, birkaç kişinin parti kavgasına da memleketimizi feda edemeyiz.” Aynı şartlar bu gün de vardır. Bu durumda yapılacak tek şey, Milli birlktir.

Ülkemizde şu anda var olan ve seçimlere katılmak için ittifak kuran ya da kurmayan tüm siyasi partiler, parti yöneticileri ve milletvekilleri, yukarıda anlatılanları halktan daha iyi biliyor, görüyor ve gözlemliyorlar. Gelinen bu aşamada, ülke yönetimine seçilmeleri halinde hiç birinin bağımsız hareket edemeyeceklerini, kaosun giderek artacağını ve ülkenin daha büyük felaketlere çekileceğini de çok iyi görüyorlar. Bu durumda yapacakları tek bir şey vardır. Bu vatan için, bu bayrak için, neslimizin geleceği için, hepsinin bir araya gelip, ortak bir karar alarak;  Tüm siyasi partilerin dışından, liyakat sahibi gerçek vatanseverlerden oluşan teknograflar hükümeti kurdurup, ülkenin tam bağımsız bir şekilde, fabrika ayarlarına dönmesini ve Atatürk Devlet Algoritmasıyla yönetilmesini sağlamalıdırlar. Bu güne kadar bağımlı kalınan ülkelerden gelecek risklere karşı da Türk halkı uyandırılmalı ve uyarılmalıdır.

Türk Halkının artık partilere değil, Milli birliğe ihtiyacı vardır. Particiliği, sağcılığı, solculuğu, şuculuğu, buculuğu hayatımızın çöplüğüne atıp, kutuplaşmaları, düşmanlıkları bir yana bırakıp; Vatan için, Bayrağımız için, gelecek nesillerimiz için birlik olma zamanı gelmiştir.

Bu gün bu doğrultuda, kuvai milliye ruhuyla hareket eden ve hiçbir partiyle bağı bulunmayan, liyakat sahibi kadroları içinde barındıran, sağcı, solcu, alevi, sünni vs. kutuplaşmaların olmadığı, particiliğin olmadığı, Partisiz Atatürkçülükle, Atatürk Devlet Algoritması doğrultusunda hareket eden, ülkedeki son kale, tüten en son ocak, ATABEY19 KÜLTÜR OCAKLARI’dır. 

Saygılarımla

Ercan Çamalan

YAZARA AİT DİĞER YAZILAR

Ercan Çamalan[email protected]
01.07.1966 yılında Çorum’un Sungurlu ilçesine bağlı Yazır köyünde doğdum. (İlçemiz şu an Boğazkale oldu.) *İlk okulu Ankara Mimar Sınan İlkokulu’nda; orta okul ve liseyi Ankara Tuzluçayır Lisesi’nde tamamladım. *1985 yılında Ankara Üniversitesi Çankırı Meslek Yüksek Okulu Elektrik Bölümü’nden mezun oldum. *1986 yılında Ankara PTT de Elektrik Teknikeri olarak işe başladım. Sonrasında , Türk Telekom’un PTT’den ayrılmasıyla iş hayatıma Türk Telekom da devam ettim. *İş hayatımın 8. yılında tekrar Üniversite sınavına girerek, Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Maden Mühendisliği’ni kazandım ve tayinimi Kütahya İl Telekom Müdürlüğü’ne aldırarak, gündüz iş hayatıma devam ederken, akşam ikinci öğretim olarak üniversite öğrenimime devam ettim. Maden Mühendisliği 2. Sınıf sonunda genel not ortalamamın çok yüksek olması sebebiyle aynı okulda Elektrik Elektronik Mühendisliği’ne yatay geçiş hakkı kazanarak, bir alt sınıftan başlamak kaydıyla öğrenimime Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümünde devam ettim. *1999 yılında Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği Bölümü’nden mezun olarak aynı iş yerinde görevime Elektrik Elektronik Mühendisi olarak devam ettim. *2002 yılında Türk Telekom İzmir Bölge Müdürlüğü’nün talebi üzerine İzmir'e tayin olup burada görevime devam ederken yine Türk Telekom Genel Müdürlüğü’nün talebi üzerine 2005 yılında Ankara da Türk Telekom Genel Müdürlüğü İnşaat Emlak Daire Başkanlığı’nda görevime devam ettim. Türk Telekom’un aynı yıl özelleşmesi sonucu kurumda uygulanmaya başlayan çalışma sistemi ve cemaat ağırlıklı kişilerin kuruma doldurulmasının verdiği rahatsızlık sonucu 2007 yılında kendi isteğimle kurumdan istifa ettim. *2007 ile 2010 yılları arası kendi ofisimde müteahhitlik 2010 yılından sonra da yine kendi iş yerimde Kozmetik sektörüne girerek hala aynı sektörde iş hayatıma devam etmekteyim. *İş hayatı dışında vatan sevgim sayesinde buluştuğum ve onur duyarak görev aldığım, Atatürk Atabey19 Türk Ocakları Ankara İl Başkanlığı’nda Genel Sekreter olarak çalışmalarıma devam etmekteyim. *Evliyim 3 kız ve 1 erkek olmak üzere 4 çocuk babasıyım.

BUGÜN ÇOK OKUNANLAR

BU HAFTA ÇOK OKUNANLAR