Aslında o “dış güçler” var ya, hani o oyun kurucular, isteseler dahi, böyle bir takımı bir araya getiremezler.
Hele böyle bir santraforu, asla ve asla transfer edemezler. Sahanın her yerinde, her şeyi ile öyle bir oynuyor, öyle çalımlar atıyor, öyle bir şut çekiyor ki, ağları deliyor. Hem de istendiği anda, hem de istediği anda. Ha, o şutlar elbette Türk milletinin kalesine, mevzu ne yazık ki başka.
Tribünlere de sesleniş, gövde gösterisi de bambaşka.
Tribünler mi?
Padişahım çok yaşa!
Sevgili okuyucu bir futbol benzetmesi yaptık bu yaşanılanlara. Memleketin umumi manzarasına.
Her seferinde “dış güçleri” dilinden düşürmeyen, memlekette yaprak kımıldasa mazereti “dış güçler” olan bir oyunun hem izleyicisi hem yaşayanı olarak tespitlerimiz böyle.
Saha, zemin ve takımıyla beraber bu santrafor biçilmiş kaftan oluyor o dış güçlerin oyununa.
İsterse olmasın.
İsterse kendi kalesine gol atmasın.
Kırmızı kartı hazır, yerine bekleyenleri de yedek kulubesinde hazır ve nazır nasıl olsa. Aslı ile yedeği pek farklı değil gibi bakınca.
Oyunu kuran, her şeyi düşünmüş, en ince ayrıntılarını hesaplamış ve düdüğü çalmış bu oyunda.
Türk milleti kendi öz yurdunda kurgulanan ve oynanan bu oyunu görmek zorunda. Türk milleti, doğusundan, batısına bir ve beraberce bu oyuna dur demek zorunda.
Yoksa, yoksa içi dışı bir güçler kardeşliği bu.
“Ben her emre amadeyim yeter ki saltamatıma dokunma” oyunudur ki, her iki tarafın da işine geliyor nasıl olsa.
Umarım, son düdüğü çalan Türk Ulusu olur bu oyunda;
Yoksa ne fayda…
Atatürk ile kalın.
Selam ile…
Cem Ayaz