Hani biz kaç kişiyiz diye bir soru sormuşlardı zamanında. Siyasi bir meseleydi konu. Şöyleydi, böyleydi. İyi idi, kötü idi, tezgahtı, oyundu falan filan.
Benim aklımdan o soruyu şöyle sormak geçti;
“Ben kaç kişiyim…?”
Hiç kendinize kaç kişi olduğunuzu sormuş muydunuz?
Kaç kişinin toplamı olduğunuz sorusunu sordunuz mu kendinize?
Bu yazıda, herkesin yerine bu soruyu sorarak cevabını bulmaya çalıştım bu yazıda.
Ailem. Annem, babam, kızım, hala, dayı, teyze, amcaoğlu, hala kızı yani akraba dediğimiz o bağ.
Hani kalmadı ya, konu komşu.
Arkadaşlar var bir de. Hayatımızın içinde olan. İş arkadaşlarımız da elbet, çalışma saatleri içerisinde.
Hani sevenlerimiz, hani yüzümüzü dahi görmek istemeyenler.
Arkasından konuştuklarımız olduğu gibi, arkamızdan konuşan, atan, tutanlar var.
Bir tesadüf eseri merhaba dediğimiz ve sonrasında yaşamımıza demir atanlar. Derdimizi tasamızı bilenler var. El uzatan ya da başının çaresine baksın diyenler. Nefret edenlerimiz, nefret beslediklerimiz var.
Telefonu kapatınca, arkasından iki laf soktuklarımız. Elbette, o telefonun kapanıp kapanmadığına da hemen göz atanlarımız var.
‘’Aman duymasınlarımız.’’
İçin için kıskandıklarımız.
İçin için bizi çekemeyenler.
Görmezden geldiğimiz ya da bizi görmezden gelenler. İnsan yerine koyduğumuz veya insanlıktan nasibini almamış dediklerimiz. Hal böyle olunca bizim içinde böyle düşünenler var şüphesiz.
Ortak İdealler için belli bir düşüncenin etrafında kenetlendiklerimiz var. O ideallerin aksini düşünen karşı mahalle var bir de. Elimizde bayraklar, flamalar, marşlar var.
Çağın getirisi sosyal medya dedikleri gerçekliğimiz var. Bilgi alıyor, bilgi pay ediyoruz. Şakalaşıyor, öfkeleniyor, birbirimize giriyoruz. Gözümüze kestirdiklerimizin gönül kapısını çalanlar dahi var. “Bak ben buradayım ve bak seninle ilgileniyorum” diye hissettirmek istediklerimiz. Ölçülerimiz, ölçüsüzlüklerimiz var. Yanlış anladıklarımız, yanlış algılandıklarımız var. Bir tıkla yakınlaştıklarımız, bir tıkla uzaklaştıklarımız.
İlk aşklarımız var.
Arada aşık olduklarımız, nihayete eren. Salya sümük gözyaşı döktüklerimiz ya da inim inim ah çektirdiklerimiz. Ölürüm sana dediğimiz ama üç gün sonra helvasını kardığımız büyük sevdalarımız var. Girenler var hayatımıza ya da güle güle dediklerimiz.
Hoşçakal diyenlerimiz de var elbette. Medcezirlerimiz var gönül denizlerimizde. Fırtınalar, sakinlikler.
Okuduğumuz kitaplar var.
Sevdiğimiz şiirler.
Şairler var gülümseten ya da hüzünlendiren.
Komşunun kedisi var mesela ya da halımızın üzerinde gözlerini bize dikip sevgi ile bir hareketimizi bekleyen ve “oyna benimle” diyen, köpeğimiz var.
Vatan dediğimiz aşk, birlikte yaşadığımız ulus bağı, bayrak ve millet sevgimiz var.
Düşününce biraz;
Biraz düşününce sevgili okuyucu, hayatımızı var edenler, yaşamımızı şekillendiren ya da şekillendirdiğimiz çevremiz var.
Kendisine iyi geldiklerimiz veya bize iyi gelenler.
Kendi kendimize “acaba ben kaç kişiyim” diye sorduğumuzda, verdiğimiz cevapların fazlası ya da eksiği var.
Unutmayalım!
Üç günlük dünya deriz ya hani?
Bir tatlı huzur almaya gelmişken o şarkıda dediği gibi sevgili dost;
O üç günün kaçı gitti, kaçı kaldı zor hesap. Biriktire biriktire, döküp döküp topladığımız gerçeklerimizin tamamıyızdır bakınca.
Sonrası Allahaısmarladık.
Kaç kişiymişiz bizler masal tadında, hiç düşündük mü?
Bir varmış bir yokmuş gerçekliğimizdir değerli insan.
Dahası ve ötesi de yok.
Sadece şu anımız var bakıldığında, o da bu anımızdır ve şimdi o soruyu bir daha soralım mı kendi kendimize ne dersiniz?
Cesaret ile ama.
Ben kaç kişiyim…?
Atatürk ile kalın.
Selam ile…
Cem Ayaz
Not: Atayurt Yayınevi’nden üçüncü kitabım sizler ile buluşuyor. ” ŞİİRİN KİTABI” adı. İçimden geldiği gibi yazdım, içinizden geçtiği gibi…
İyi okumalar.