Osmanlı’nın torunlarıyız diye diye vatan ve milleti getirdikleri bugünler, o Osmanlı’nın nekahat devri değildir de, nedir?
İçeride ve dışarıda “hasta adam”
Tarih memleket evladı ve kutsal vatan toprağında tekerrür ediyor. Dersler alınmamış, ezber yapılmamış ve izler takip edilmemiş. Varlığının tek temeli ve mücadelesinin tek amacı bağımsız Cumhuriyet Türkiye’si ve onun ulus devlet yurttaşı olması gereken bir millet siyasetçi elinde etnikçi, mezhepçi, ümmetçi ve liberal söylemlerin kamplaşmalarında tarihi tekerrürün yollarına gül döküyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurucusu olduğu rejime, kurtarıcısı olduğu devlete, devrim tarihimize ve onun ideallerine nankörce ihanetin elbet bir bedeli olacaktır.
Bu millet, bu bedeli mutlaka ödeyecektir.
Genel siyasetin izlediği yol ve yöntemlere bakınca, kurucu felsefeden ne kadar uzak olduğunu görmek zor değil. Vatanın genel durumu; Büyük Nutuk’un ilk paragraflarındaki hal ve gidişin neredeyse aynısı.
Edirne’den Hakkari’ye parti ve particilik ile kamplaşan, kamplaştırılan Türk ulusu birbirleri için kazdıkları siperlerde hep birlikte geçmişlerine ihanet ediyor. Bir de, üzerine sömürgeci dinci ve etnik ayrımcı siyasi mevcudiyetleri ekledinizde o hasta adamın selası yakın mıdır, uzak mıdır, bu hususta düşünmek gerek.
Milli birliğin tesisi ve o bütünsel varlığını sürdürebilmesi, ayrılıkçı siyaset taşeronlarının eylem, söylem ve bulundukları makamlardaki güçleri ile topyekun örseleniyor.
Ayrılıkçı siyasetten kastım şudur ki; Türk ulus devleti ve Cumhuriyet yurttaşlarının iki büyük bela karşısında olanı biteni mutlaka ve mutlaka gözden geçirip, muhasebesini yapıp, tarihsel izlerini takip etmesi ve bu iki büyük tehlike için fikir ve eylemsel birliği sağlamanın yollarını aramasıdır.
Durum 1914 Çanakkale’den farklı değildir.
Durum 1918 İstanbul’undan farklı değildir.
Sorulacak soru ise:
1919 Mayısı ruhu yaşıyor, yaşatılabiliyor mu?
Çünkü, Lord Curzon’un Lozan’da İsmet Paşa’ya söylediği sözü hayata geçiyor;
“İsmet Paşa, Lozan görüşmeleri sırasında sunduğum her öneriye itiraz ettiniz… Saygı duyarım, hatta şu günlük hepsini cebime koyuyorum. Fakat ekonomik sıkıntılar yüzünden bize başvuracağınız zaman teker, teker önünüze geri sunacağım… Şimdi bu masada verdiklerimizi yakında ekonomik zorluklar içerisine düştüğünüzde bir, bir geri alacağız…”
Kaz Dağlarına geldiler.
Artvin’e geldiler.
Tank Palet fabrikasına geldiler.
Atatürk Orman Çiftliğine Coni konsolosluğu diktirdiler.
Parayla vatan toprağını üçe beşe kapattılar. Parayla Cumhuriyet vatandaşlığını sattılar.
Nato ile AB uyum yasaları ile geldiler.
Muktediri yer gösterici, sözde muhalefeti “biz daha iyi teşrifatçıyızdır” zihniyetinde, günler bu günler, bugünler Sevr’e gebe, çünkü Lozan masasının karşı tarafındakiler hiç vazgeçmediler.
10 Kasım 1938 saat 9’u 6 geçeden bugüne kadar geldiğimiz nokta fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesillerden çok uzakta, fikri, vicdanı ve irfanı tutsak, eli, kolu, gözleri bağlı bir yurdun insanlarıdır ki;
Anlayacağınız;
“Gönderdiklerimiz”, içimizdeki yer göstericiler sayesinde, ” GİTTİKLERİ GİBİ GERİ GELDİLER…”
Mustafa Kemal Atatürk’ün davasına ihanetin bir bedeli olacaktır elbet ve bu millet bu bedeli ödeyecektir, derin uykularında uyuyanlar, uyumaya devam etsinler…
Atatürk ile kalın.
Selam ile…
Cem Ayaz