SON DAKİKA

Burjuvazinin alacakaranlığı, işçi sınıfının şafağı

Yüz yıl önce Rusya, Şubat ayında içine yuvarlandığı devrimci krizin sonuna yaklaşıyor, Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler iktidara zorla el koymaya hazırlanıyorlardı.

Bu haber 13 Kasım 2017 - 19:47 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Yüz yıl önce Rusya, Şubat ayında içine yuvarlandığı devrimci krizin sonuna yaklaşıyor, Lenin’in önderliğindeki Bolşevikler iktidara zorla el koymaya hazırlanıyorlardı.

Kelimenin tam anlamıyla, burjuvazinin alacakaranlığıydı. Rus burjuvaları, halkın durdurulamaz hale gelmiş öfke ve coşkusunu kullanarak Çarlığı devirmiş, ama kendileri de o öfke ve coşkunun altında kalmışlardı. Emperyalist sermayenin gözü dönmüşlüğünün doruğu olan Dünya Savaşı milyonlarca emekçinin canını almış; her gün, her taarruzda on binlercesini daha yok ediyor, sermaye düzeninin nasıl insan kanına susamış olduğunu tekrar tekrar ispatlıyordu. Kentler açtı, cephede kurşunla ölmeyenler, kentlerde açlıktan kırılıyordu.

Moskova ve Petrograd caddelerine kış, bu koşullarda geliyordu.

Bolşevikler kışın gelmesini de beklemediler, burjuvazinin bu badireyi atlatmasını da. Onu en zayıf olduğu anda, en zayıf olduğu yerde, Rusya’nın iki başkentinde vurdular. Güneş, 7 Kasım akşamı burjuvazinin Rusyası üzerinde son kez battı ve 8 Kasım sabahı, artık işçilere ait bir ülkenin üzerinde doğdu.

Biz de, Büyük Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılında, bu devrimi ve bu devrim sayesinde kurulan Sovyetler Birliği’ni, işçi sınıfının ilk anayurdunu ele alan bir kitap derledik: 100. Yılında Büyük Ekim Devrimi: Burjuvazinin Alacakaranlığı, İşçi Sınıfının Şafağı.

BU KİTABI NİYE HAZIRLADIK?

Bu kitabı yayına üç temel motivasyon ile hazırladık.

Birincisi, sosyalistiz. İşçi sınıfının kapitalizmi yıkıp kendi sosyalist iktidarını kurması; bu iktidar aracılığıyla sınıfsız, sömürüsüz bir dünya inşa etmesi gerektiğine inanıyoruz ve insanlığın bugüne dek gördüğü en geniş kapsamlı sosyalizm deneyiminden halen öğreneceğimiz çok şey olduğunu düşünüyoruz. Devrimin kendiliğinden olamayacağı, işçi sınıfının kapitalizmin doğal gelişim sürecinin bir sonucu olarak iktidarı almayacağı, bunun için sınıfa politik öncülük edilmesi gerektiği düşüncesini, Büyük Ekim Devrimi’nin onun kadar büyük mimarı Lenin’e borçluyuz. Emperyalizm koşullarında çelişkilerin dünyanın herhangi bir yerinde öngörülemez bir hızla keskinleşebileceği ve devrimci öncülerin buna her zaman hazır olması gerektiği; bu hazır olma halinin ancak örgütlü bir yapı ve disiplinle mümkün olduğu düşüncesini de… Emperyalizmin dünya savaşı, dünya savaşının da dünya devriminden ayrılamayacağı düşüncesini de…

İkincisi, bugün dünyanın pek çok açıdan Büyük Savaş öncesi günlerini hatırlatıyor olduğunu düşünüyoruz. Sayılamayacak kadar çok ulusal ekonomik krizin ardından kapitalizmin bunalımı 2008’de dünya ölçeğinde bir krize dönüştü. Onuncu yılını doldurmak üzere olan bu daralma aşılamıyor. Bu krizin iki de türev krizi var: Bir yanda, emperyalist sistemde ABD’nin dünya egemenliği giderek daha fazla sorgulanıyor ve bir hegemonya krizi giderek derinleşiyor; diğer yanda, burjuvazi yönetme ve geleceği kurma ehliyetini yitirdikçe, doğası gereği geleceğe umutla bakmadan güzel ve aydınlık olamayacak, kültür ve sanat da yarınsızlığın karanlığında küflenip çürüyecek. Birbirine bağlı bu üçlü krizin yarattığı karanlıkta ve kaosta, dünyanın her yerinde emperyalist güçler birbirlerine karşı ekonomik, ideolojik, siyasi ve askeri hamleler yapıyor. Bir yanda durmaksızın kan dökülürken, diğer yanda her türlü gerici ideoloji, birer kanser gibi toplumları sarıp, yozlaştırıyor. Bu karanlığa karşı, Sovyetler Birliği deneyiminden çıkartılacak, aydınlatıcı dersler olduğunu düşünüyoruz.

Üçüncüsü, Sovyetler Birliği ve onun iki kurucu önderi olan Lenin ve Stalin hakkında, bugüne kadar hiçbir konuda olmadığı kadar çok ve yüksek perdeden yalan söylendi ve bu yalanların bizim cephemizden yanıtlanmasının, çürütülmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu yalanların başlıcaları, tarihteki bütün iyi yalanlar gibi, gerçeklerin pervasızca yadsınmasına değil sinsice çarpıtılmasına dayandırıldı; Soğuk Savaş koşullarında George Orwell gibi yalancılığı meslek edinmiş profesyoneller tarafından üretildiler. Sadece söylenmekle kalmadılar, üzerlerine binlerce kitap yazıldı, milyonlarca dolarlık bütçelerle filmler çekildi, dünyanın her yerinde eğitim müfredatlarına kondular, emperyalizmin dilini öğrenmek zorunda kalan herkese konuşan hayvanların işlettiği çiftliğin hikâyesi okutuldu ve böylelikle emperyalizmin yalanları onun kitle kültürünün temel yapıtaşları haline geldiler.

Sovyetler Birliği’nin yıkılışının üzerinden genç yetişkin bir insanın ömrü kadar vakit geçmiş olmasına rağmen bu yalanların ardı arkası kesilmiyor. Yalanların nasıl sonu gelmiyorsa, yalanların ifşa edilmesi de sürekli olmalı ve bu kitap pek çok yalanı (bir kez daha) yanıtlıyor.

KİTABIN İÇERİĞİ

Kitabımız üç bölümden oluşuyor.

“Devrim Nasıl Başarıldı?” başlıklı birinci bölümde, Bolşeviklerin Ekim Devrimi’ni hangi koşullarda ve nasıl gerçekleştirip iktidara geldikleri ile, bu süreçte Lenin’in sıradışı rolünü ele alıyoruz. Kitabın bu bölümünde Çağdaş Sümer’in “Rusya’da Eski Rejimin Krizi”, Kemal Okuyan’ın “Şubat’tan Ekim’e Devrim ve Lenin”, Anıl Çınar’ın “Savaştan Devrim Çıkartılan Bir Kesit ve Lenin”, Candan Badem’in “Bolşevikler Rusya’da İç Savaşı Nasıl Kazandılar?” ve Gözde Somel’in, “Kararsız Bir Dostluğun Başlangıcında Sovyet Rusya ve ‘Yeni Türkiye’” başlıklı yazıları bulunuyor.

“Kuruluş Nasıl Gerçekleştirildi ve Korundu?” başlıklı ikinci bölümde, Ekim Devrimi’nin ürünü olan ve Rus Çarlığı coğrafyasının büyük bir bölümünü kontrolü altına alan Sovyetler Birliği’nin nasıl kurulduğunu, Sovyet devletinin nasıl yerleşik hale geldiğini ve sosyalist iktidarın bu büyük coğrafyaya nasıl kök salıp, ne gibi maddi değişiklikler yarattığını inceliyoruz. Kitabın bu bölümü Alper Birdal’ın “Ne Yapmalı’dan NEP’e Sovyet deneyiminin bitmeyen kavgası” ve “Sosyalist Kuruluş Sürecinde Emek: Kapitalizmin Mirasından Sosyalizmin İnsanına”, Nevzat Evrim Önal’ın “Sovyetler Birliği’nde Tarımda Kolektivizasyonun Mantığı”, Kemal Okuyan’ın “1917-1945 Arası Sovyet Dış Politikası” ve Aydemir Güler’in “Sovyetler Birliği’nde Halklar Politikası” yazılarından oluşuyor.

Kitabın “Sovyet Uygarlığı İnsanlığa Neler Kazandırdı?” başlıklı üçüncü ve son bölümünde ise, insanlık tarihinin gördüğü en ileri uygarlık olan Sovyetler Birliği’nin bilim, kültür, sanat ve toplumsal yaşamdaki kazanımlarını ele alıyoruz. Bu bölüm de Çağrı Kınıkoğlu’nun “Ekim’den Sinemaya, Devrimden Çözülüşe: Bir Sergiden Tablolar”, Yiğit Günay’ın “Sovyet Avangard Sanatı: Eksik Kalan Arayış”, Kemal Okuyan’ın “Devrimin Müziği, Müzikte Devrim: Sovyetler Birliği’nin Klasikleri”, Serpil Güvenç’in “Kadının Ekim’inden Ekim’in Kadınına Doğru”, Zelal Özgür Durmuş’un “Sovyetler Birliği’nde Bilimin Gelişimi” ve Nazlı Somel ile Eren Karaca’nın “Burjuva Eğitimin Yıkılması ve Sınıfın İktidara Taşınması” yazıları bulunuyor.

Ekim Devrimi’nin 100. yıldönümünde ihtiyacımızın geçmişi yad etmek olmadığından hareketle, derleme kitabımızın tartışılmasını, ufuk açıcı olmasını, sosyalizm mücadelemize ilham vermesini umuyor ve “Kaldığı Yerden Devam Ediyoruz.”

Kitabı satın almak için:

Parlamentohaber.com | Korku yok!